YANLIZKEN OKUNAN DUA


Çok çaresiz ve sıkıntıda kaldığımız anda, rabbimize dua etme ihtiyacı hissettiğimiz bir anda dua etmek için nasıl bir ortamı tercih ederiz,Hiç şüphesiz gece yastığa başımızı koyduğumuzda ya da çok sessiz ve gürültüsüz, rabbimizle başbaşa olabileceğimizi hissettiğimiz bir ortamda dua etmeyi tercih etmişizdir. İbadet esnasında manevi yoğunluk en fazla yalnız başına, kimsenin bilmediği zamanlarda, tam bir teslimiyet sağlanabildiği sırada yaşanır. İhtiyaçları, hataları veya eksikleri konusunda Allaha dua etme gereksinimi duyan insan, yalnız başına ve için için dua etmeyi tercih eder. Buna güzel bir örnek Hz. Zekeriya ın duasıdır. Kuranda, onun Allah an soyunu devam ettirecek bir varis isterken gizlice dua ettiğine işaret edilir: Hani o Rabbine gizlice seslendiği zaman demişti ki: "Rabbim, şüphesiz benim kemiklerim gevşedi ve baş, yaşlılık aleviyle tutuştu; ben sana dua etmekle mutsuz olmadım." (Meryem Suresi, 3-4) Duanın tanımı için "gücü sınırlı ve sonlu bir varlığın gücü sınırsız bir kudret karşısında acizliğini ortaya koyarak istekte bulunmasıdır" demiştik. Bu yüzden dua, gerçekten Allaha karşı acizlik ve fakirlik bilinerek yapılmalıdır.


Fakat elbette ki bu birtakım yapmacık hareketlerle, kalıpçı ve taklitçi düşünce yapısıyla sağlanamaz. Zaten gerçek anlamda samimi olan, acizliğini hisseden insan doğal olarak bunu yaşayacaktır. Kuranda, müminlere şu şekilde dua etmeleri tavsiye edilir: Rabbinize yalvara yalvara ve için için dua edin. Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez. (A af Suresi, 55) Rabbini, sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret. Gaflete kapılanlardan olma. Şüphesiz Rabbinin katında olanlar, O a ibadet etmekten büyüklenmezler..." (A af Suresi, 205-206) Kuranda, duanın yalnızken, yalvararak ve için için yapılabileceğine dikkat çekilir. Dolayısıyla duanın nerede yapıldığı, dua sırasında düzenlenen "tören"in büyüklüğü, katılımın fazla olması ve dua eden şahsın sesinin çok fazla çıkması ölçü değildir. Öncelikle bilinmelidir ki, duadaki yüksek ses tonları duanın Allaha ulaşmasını ya da Allahın duaya icabetini kolaylaştırmaz. Dua ettiğimiz Rabbimiz, içimizden geçirdiğimiz düşünceleri bilen, herşeyden haberdar olan ve bize şah damarımızdan daha yakın olandır. (Kaf Suresi, 16) Bize bu kadar yakın olan Allaha dua ederken sesimizi gereksiz yere yükseltmemizin bir anlamı yoktur. Kişi içinden dua edebileceği gibi, ancak kendisinin duyabileceği bir tonla da dua edebilir. Kuranda gerek ibadet sırasında, gerekse yaşamın her anında ses tonunun uygun tutulması gerektiği insanlara aşağıdaki ayetlerde şöyle bildirilir: Yürüyüşünde orta bir yol tut, sesinden de (yüksek perdeleri) eksilt. Çünkü, seslerin en çirkin olanı gerçekten eşeklerin sesidir. (Lokman Suresi, 19)


De ki: "Allah, diye çağırın, Rahman diye çağırın, ne ile çağırırsanız; sonunda en güzel isimler O undur." Namazında sesini çok yükseltme, çok da kısma, bu ikisi arasında (orta) bir yol benimse. (İsra Suresi, 110) Görüldüğü gibi Kuranda tarif edilen ibadet modeli gösterişten uzaktır. Başkaları görsün veya duysun diye yapılmaz, sadece Allaha karşı olan vazifenin hakkıyla yerine getirilmesi amacını taşır. Kuranda bunun üzerinde önemle durulur. Dua ile ilgili ayetlerde defalarca "dini Allaha halis kılarak dua etmek"ten söz edilir. Bunun anlamı, dinin, yani ibadetin sadece ve sadece Allah için yapılması, O dan başkalarının rızasının kesinlikle aranmamasıdır: O, Hayy (diri) olandır. O dan başka ilah yoktur; öyleyse dini yalnızca kendisine halis kılanlar olarak O a dua edin. Alemlerin Rabbine hamdolsun. (Mümin Suresi, 65) Öyleyse, dini yalnızca O a halis kılanlar olarak Allaha dua (kulluk) edin; kafirler hoş görmese de. (Mümin Suresi, 14) De ki: "Rabbim adaletle davranmayı emretti. Her mescid yanında (secde yerinde) yüzlerinizi (O a) doğrultun ve dini yalnız kendisine has kılarak O a dua edin. "Başlangıçta sizi yarattığı" gibi döneceksiniz." (A af Suresi, 29) Din sadece Allahındır. İbadetlerin hepsi sadece O un hoşnutluğunu kazanmak amacıyla yapılır. Bunun yegane yolu da O un istediği ve tarif ettiği gibi yapmaktır.
Duasını, ya da başka herhangi bir ibadetini Allaha halis kılmadan yapanlar, yani etraflarındaki insanlara "takva" görünmek endişesinde olanlar büyük bir dalalet içindedirler. Allah Kuranda onlardan şöyle söz eder: İşte şu namaz kılanların vay haline, Ki onlar, namazlarında yanılgıdadırlar, Onlar gösteriş yapmaktadırlar. .Maun Suresi, 4-6


DUALAR KİŞİYE DEĞİLDE TÜM MÜMİNLER İÇİN OLUNCA GÜZELDİR


Cahiliye toplumunda insanlar mal, servet, evlat, eş ve huzurun en iyisinin kendilerinde olmasını isterler. Zaman zaman yakın arkadaşlar olarak tanınan kişilerin, hatta akrabaların arasında bile kıskançlıktan, hasetten kaynaklanan çekişmelerin yaşandığına ve insanların kendilerine rakip olarak görebilecekleri herkese zarar vermeye çalıştığına şahit olmuşuzdur.Oysa Kuranda tarif edilen mümin modelini yaşayan insan hem dünya hayatındaki güzellikleri, hem de ahiretteki nimetleri diğer müminlerle birlikte yaşar. Dünyada nimetler kısıtlı olduğundan bunları onlarla paylaşması, bazen de kendi nefsinden fedakarlık yaparak kardeşine ikram etmesi gerekebilir. Nitekim Kuranda mümin vasıflarını tanıtılırken bu özelliğe de ayrıca dikkat çekilir. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır: Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin cimri ve bencil tutkularından korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır." (Haşr Suresi, 9)Müminlerin birbirlerine olan bu düşkünlükleri, birbirlerinin iyiliği için çaba sarf etmelerinin önemi Kuranın başka ayetlerinde de tekrarlanmaktadır:Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridirler.
İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allaha ve Resûlü e itaat ederler. İşte Allahın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz, Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir." (Tevbe Suresi, 71)Öncelikle dikkat çeken, Kurandaki müminlerin, dualarında Allaha hitap ederken çoğunlukla "ben" değil, "biz" demeleridir. Yani dua eden bir mümin, Allah an istediği herşeyi sadece kendisi için değil, tüm müminler için istemektedir. Elbette ki insan kişisel olarak da Allaha dua eder. Her türlü nimete ulaşabilmek için, hatalarının düzelmesi için, kıyamet günü hor ve aşağılık kılınmamak için, cehennem azabından kurtulmak için Allah an yardım isteyebilir. Ama bunun yanında birçok konuda da kendisi için istediklerini diğer müminler için de istemesi, Kuranda örnek olarak gösterilen bir vasıftır. Aşağıdaki birkaç ayet, bu konuda yol göstericidir:Rabbimiz, unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi affet. Bizi bağışla. Bizi esirge, Sen bizim mevlamızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et." (Bakara Suresi, 286)Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz, bağışı en çok olan Sensin Sen. Rabbimiz, kendisinde şüphe olmayan bir günde insanları gerçekten Sen toplayacaksın. Doğrusu Allah, vadinden cayıp-dönmez." (Al-i İmran Suresi, 8-9)


DUA BİR SEBEPLE DEĞİL BÜTÜN İYİ NİYET İÇİNDİR


Dua ederken dünya hayatımız için de isteklerde bulunmalı mıyız, yoksa "dünyadan geçip" de sadece ahiret hayatına mı yönelmeliyiz?Allah samimi müminler için her ikisini de hayırlı görmüştür. Elbette ki dünya hayatı son bulacak olan çok kısa bir hayattır. Her nimetin, kişiyi Allaha yakınlaştırma ve şükretmesine vesile olma ihtimali vardır. Bir nimete bakılarak cennet tefekkür edilebilir, Allahın sıfatları hatırlanabilir, Allahın şanı yüceltilebilir. İşte bu sebepten ötürü Allah müminlere hem dünya hayatları için, hem de ahiret hayatları için dua etmelerini öğütler. Sadece dünya hayatının geçici süsüne yönelip ahireti unutmamaları için de onları uyarır. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır: İnsanlardan öylesi vardır ki: "Rabbimiz, bize dünyada ver" der; onun ahirette nasibi yoktur. Onlardan öylesi de vardır ki: "Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik (ver) ve bizi ateşin azabından koru" der. İşte bunların kazandıklarına karşılık nasibleri vardır. Allah, hesabı pek seri görendir." (Bakara Suresi, 200-202) İnsan, kendi dünyasına ait şeyler için istekte bulunur. Ne için yaşıyorsa, onu en çok ne ilgilendiriyorsa, neye daha fazla vakit harcıyorsa duasını da onlar için eder.


Allah için yaşayan bir insanın amacı Allahın kendisinden istediklerini yerine getirmeye çalışmaktır. Bu nedenle duası da o yönde olur. İnsanın dünyaya ait istekleri gerçekleşebilir. Ama bunlar, az önce belirttiğimiz gibi, kendisi için sandığı gibi hayırlı olmayabilir. Para için istekte bulunur. Ama sonrasında para onun inkarını arttırıcı bir meta olabilir. Çünkü tam anlamıyla maddiyatın put edinildiği bu çevrede muhatap olduğu ve olacağı herşey ve neredeyse herkes tam anlamıyla dinin gerekleriyle tezat teşkil edecektir. İstek, dünyevi bir istektir ve karşılığını dünyada görecektir. Ahiretteki karşılığı ise hiç de umduğu gibi çıkmayabilir. İşte dünya hayatının çekici özelliklerinden bazıları bir ayette şöyle sıralanır:Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara süslü ve çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katında olandır." (Al-i İmran Suresi, 14)Dünyada bu dünyevi istek ve tutkuların gerçekleşmesinin insana getirdiği belli birtakım kazançlar elbette vardır. Ama dünyadaki bu kazançlar ahiret için birer kayıp olabilirler. Dünyevi isteklerin ahiret için de bir kazanç sağlayan yönleri vardır. Buna en güzel örnek peygamberlerdedir.


Bu kutlu insanlar, dünya hayatının geçici metaı olan kazançları sadece Allahın rızasını kazanmak için istemişlerdir. Bunların en başlıcaları maddiyat, soyun devamı, toplumda belirli bir statü edinmek gibi konulardır.Peygamberlerin istekleri tamamen Allahı hoşnut etmeye yöneliktir. Hiçbir peygamber çocuk edinmeyi, kendisinden sonra adını devam ettirme ayrıcalığını edinebilmek için istememiştir. Çocuğu, sadece kendilerinden sonra iman edenlere önder olması için istemişlerdir.Buna karşılık kendi soyunun devamını dünyada böbürlenme uğruna isteyen bir kişinin bu isteği, ahirette kendisi için bir şer olur. Çünkü ancak kendi hırs ve üstünlük isteğini tatmin için böyle bir istekte bulunmuş ve bu isteği Allahı anmasını engellemiştir. Allah bu isteğin karşılığını dünyada verir, ama ahirette nasibi yoktur.Sadece dünya nimetlerini isteyerek yapılan dua bir mümin davranışı olmadığı gibi, Allaha karşı büyük bir samimiyetsizliktir. Müminlerin asıl hedefleri cennettir. Dua eden insan eğer gerçekten müminse, asıl yurdu olan cenneti unutarak tüm duasını geçici olarak bulunduğu dünya hayatının nimetlerine yoğunlaştırmamalıdır. Allah an hem dünyada, hem ahirette güzellik istemelidir.


DUADA OLDU BİTTİYE KAÇMAYALIM

İnsan fıtratı gereği aceleci bir varlıktır. Yaratılışındaki bu acelecilik ön plana çıktığı zamanlarda da hareketlerinin sonucunu düşünmeden davranabilmektedir. Nitekim bu yüzden Kuranda, "İnsan aceleden (aceleci olarak) yaratıldı. Size ayetlerimi yakında göstereceğim. Şimdi hemen acele etmeyin" (Enbiya Suresi, 37) şeklinde bildirilmektedir. Bu acelecilik genellikle dünya nimetlerinin elde edilmesi konusunda ön plana çıkar.İnsan cennete ve Allahın nimetlerine karşı büyük bir istek duyar. Bu nimetlerin benzerlerinin dünyada da yaratılmış olmasının sebeplerinden biri, cennetin özelliklerini biraz daha iyi kavranmasını, cennete duyulan isteğin artmasını sağlamaktır. Oysa insan hem bu nimetlere duyduğu istekten, hem de aceleci olduğundan ötürü nefsinin arzu ettiklerinin hemen gerçekleşmesini ister. İnsanın bu aceleciliği zaman zaman dualarına da yansıyabilir. Dua ettiği zaman hemen duasına karşılık verilmesini ister. Duasına karşılık alması biraz gecikirse "dua da ediyorum, ancak kabul edilmiyor" şeklinde çok yanlış bir serzenişte bulunabilir.


Sabırsızlık, zamanla ümitsizliğe hatta duanın terkedilmesine kadar gider.Oysa mümin bilir ki, kendisi için neyin hayırlı olduğunu en iyi bilen Allah ır.Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz" (Bakara Suresi, 216) ayeti, insana bunu haber verir. Bu nedenle insan Allah an bir şeyi istediğinde, takdiri O a bırakmalı, O dan her şartta razı olmuş bir biçimde sabırla beklemelidir. Belki dua ederek talep ettiği şey kendisine bir hayır sağlamayacaktır, o nedenle Allah bunu kendisine vermemektedir. Belki de o hayra ulaşması için belirli bir olgunluğa kavuşması, bunun için de bir süre eğitilmesi gerekmektedir. Belki Allah kendisine daha da hayırlı bir başka nimet verecektir, ama sabrını ve sadakatini denemektedir. Tüm bunlar dua eden insanın, duasında sabırlı ve kararlı olması, Allahın rahmetinden asla ümit kesmemesi gerektiğini göstermektedir. Nitekim Kuranda, duada sabırlı olmaya özellikle dikkat çekilir: Sabır ve namazla yardım dileyin. Bu şüphesiz, huşu duyanların dışındakiler için ağır bir yüktür." (Bakara Suresi, 45)Kuranda dua ederken kararlı olmak öğütlenmiştir. Dua bir ibadettir ve duada sabır, dua eden açısından önemlidir. Sabırla dua etmek duanın konusu olan isteklere olan ihtiyacın, bu konudaki sıkıntının, daha önemlisi Allaha olan yakınlığın arttığının göstergesidir.


Duada sabır göstermek mümini olgunlaştırır, güçlü bir irade ve karakter kazandırır. Duada sabır gösteren mümin, duasının karşılığını, istediği şeylerin birçoğundan daha değerli olan, derin bir manevi hal kazanarak alır.Peygamberlerin çoğu Allaha olan taleplerini kimi zaman yıllar boyu hiç durmadan duayla ifade etmişler, Allah ise onlara istediklerini kimi zaman yıllar sonra vermiştir. Hz. Yakubun, oğlu Hz. Yusufa kavuşması, Hz. Yusufun yıllar boyu kaldığı zindandan kurtularak güç ve iktidar sahibi olması, Hz. Eyüpün şeytanın kendisine dokundurduğu azaptan kurtulması, bunların hepsi büyük sabır örnekleridir.Allah bu salih kullarının dualarının karşılığını belirli bir süre ertelemekle onlara hayır dilemiş, onları bu sayede olgunlaştırmış, eğitmiş, sadakat ve ihlaslarını pekiştirmiş, onları cennette yüksek makamlara layık kullar haline getirmiştir.Bu nedenle yaptığı bir duanın karşılığını görmek için aceleci davranmak asla ve asla bir mümine yaraşmaz. Müminin yegane görevi Rabbimize kul olması ve O un kendisi için belirlediği kadere rıza göstermesidir. İşte salih bir mümin duasını, bu kulluk vazifesinin bir parçası olarak yapmalıdır.


ENDİŞE İLE UMUT ARASINDA DUA


Kuranda Allahın merhametlilerin en merhametlisi, Enbiya Suresi, 83,olduğu belirtilmektedir. Yine Kuranda hata yapanın Allah an bağışlanma dilemesi durumunda hiçbir günah ayrımı gözetilmeden affedileceği söylenmektedir. (Nisa Suresi, 110) Bu nedenle insanların dualarında Allahın "esirgeyen ve bağışlayan" sıfatlarını düşünmeleri, ümit içinde dua etmeleri gerekir. Kişinin yapmış olduğu hata ve bu yüzden duyduğu vicdan azabı ne kadar büyük olsa da, Allahın affediciliğinden ümit kesmesine neden değildir. Bununla paralel olarak insanın hata yapmaktan ve günah işlemekten dolayı içine girmiş olduğu ruh hali, onun umut içinde dua etmesine engel olmamalıdır. Çünkü Kuranda sadece kafirlerin Allahın rahmetinden umut keseceği söylenir: Allahın rahmetinden umut kesmeyin. Çünkü kafirler topluluğundan başkası Allahın rahmetinden umudunu kesmez.,Yusuf Suresi, 87, Öte yandan kimsenin mutlaka cennete layık olma gibi bir garantisi yoktur. Nitekim Allah Kuranda; "Şüphesiz Rablerinin azabından emin olunamaz" (Mearic Suresi, 28) ayetiyle bu gerçeğe karşı insanları uyarmıştır. Bu nedenle de herkes Allah an gücünün yettiği kadar korkmak durumundadır. Öyle ise imtihan için dünyada bulunan insanın her zaman için sapması, dalalete düşmesi, şeytanın oyununa gelip Allahın yolundan dönmesi ihtimal dahilindedir. Bu konuda kimsenin bir garantisi yoktur.


Bu nedenle insan duasında bir yandan Allahın rahmetini ümid ederken, bir yandan da O un rızasını yitirmekten korkmalıdır. Nitekim gerçek bir mümini diğer insanlardan ayıran en önemli özelliklerden biri Allah korkusudur. Çünkü inanmayan bir insana göre cehennemin varlığı meçhuldür. Mümin ise cehennem tehlikesinin farkındadır. Ahiret gününe kesin bir bilgi ile inandığı için en büyük korkuyu yaşar. Sadece inanan ve Allaha karşı büyüklenmekten kaçınan kişi bu korku ile hareket eder. Azabın gerçekliğinden ve şiddetinden emindir. Bu azapla karşılaşmamak için dünya hayatında risk sayılan hiçbir şeye yaklaşmaz. Ahiretteki o zorlu azaptan uzaklaşmayı ve sonsuz güzellikle karşılanacağı cenneti hak etmeyi ister. Müminin ahiret azabından korkusu duasına da yansımaktadır. İşte bu yüzden Kuranda korku ve ümit kavramları birlikte kullanılmıştır. Eğer insan duasında cehennem korkusunu hissetmiyorsa -ki bunun temelinde Allah korkusunun eksikliği yatmaktadır- ortada mutlaka bir tefekkür yani düşünüp anlama eksikliği vardır. İnsan cenneti kazanmak için ne kadar istekli bir şekilde dua ediyorsa, cehennemden kurtulmak için de o kadar istekli bir şekilde dua etmelidir. Yani cehennemden korkup, cennete kavuşmayı ümit etmelidir. Bu ruh halini ifade eden ayetlerden ikisi şöyledir: Düzene konulması (ıslah)ından sonra yeryüzünde bozgunculuk (fesad) çıkarmayın; O a korkarak ve umut taşıyarak dua edin. Doğrusu Allahın rahmeti iyilik yapanlara pek yakındır." (Araf Suresi, 56) Onların yanları (gece namazına kalkmak için) yataklarından uzaklaşır.


Rablerine korku ve umutla dua ederler ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler." (Secde Suresi, 16)Görüldüğü gibi korku ve umut, Kuranda kastedilen duayı oluşturan iki temel histir. Kuran dikkatlice incelendiğinde zaten tüm ibadetlerde, ve yaşamın her anında bu iki hissin hayati önem taşıdığı rahatlıkla fark edilebilir. Unutulmamalıdır ki dua Allaha karşı hem büyük bir görev hem de bizim ebedi hayatımızı kurtaracak bir vesiledir. Çünkü Kuranda Allaha dua etmeyenlerin sonunun ebedi cehennem azabı olduğu haber verilir. Rabbiniz dedi ki: "Bana dua edin size icabet edeyim. Doğrusu bana ibadet etmekten büyüklenen (müstekbir)ler; cehenneme boyun bükmüş kimseler olarak gireceklerdir." (Mümin Suresi, 60)


ESMA ÜL HÜSNAYI ZİKREDEREK DUA


Allahın isimleri, bize O un vasıflarını tanıtırlar. Örneğin Allah Rahmandır, yani esirgeyicidir; Rabdır, yani eğiten ve yol gösterendir; Hakimdir, yani hüküm veren, herşeye hakim olandır; Rezzak ır, yani rızık verendir... Bu isimler Allahı tanıttığı için, insan bunlarla Rabbimize seslenerek O un büyüklüğünü, yakınlığını, gücünü ve rahmetini daha iyi kavrar. Allah an rızık isteyen bir kişinin O un Rezzak ismini anarak dua etmesi, elbette ki duasının anlamına uygun olacaktır. Nitekim Kuranda da, Allaha O un farklı isimleri ile dua edilebileceği haber verilmektedir: De ki: "Allah, diye çağırın, Rahman diye çağırın, ne ile çağırırsanız; sonunda en güzel isimler O undur." Namazında sesini çok yükseltme, çok da kısma, bu ikisi arasında (orta) bir yol benimse." (İsra Suresi, 110) İsimlerin en güzeli Allahındır. Öyleyse O a bunlarla dua edin. O un isimlerinde aykırılığa (ve inkâra) sapanları bırakın. Yapmakta oldukları dolayısıyla yakında cezalandırılacaklardır." (A af Suresi, 180) Allahın sıfatlarını bilen insan hatalarını Allah an gizlemeye çalışmaz. Çünkü gizlese de, açığa vursa da Allahın herşeyi bildiğinin farkında olur. Hatalarını gizlemenin kendisine zarardan başka bir şey kazandırmayacağını bilen mümin, her türlü eksiklik ve hatalarından dolayı Allah an bağışlanma diler. Nitekim Hz. İbrahimin bir duası şu şekilde başlamaktadır:
Rabbimiz, şüphesiz Sen, bizim saklı tuttuklarımızı da, açığa vurduklarımızı da bilirsin. Yerde ve gökte hiçbir şey Allaha gizli kalmaz." (İbrahim Suresi, 38) Mümin, istekleri ne kadar büyük olsa da herşeyin Allahın kontrolünde olduğunun, Allah dilerse en imkansız gibi görünen bir şeyin O un "ol" demesi ile gerçekleşeceğinin farkındadır. Bu yüzden de Allahın nimetlerine ulaşmak için hiçbir şeyi aşılmaz bir engel olarak görmez. Aksine, her türlü zorluğu ve engeli duası ile aşar. Duanın, istek ve ihtiyaçlarımızı Allaha duyurmaktan başka, Allahı anmanın ve yüceltmenin bir yolu olduğunu söylemiştik. Kuranda özellikle peygamber dualarında, Rabbimiz sıfatları ile birlikte yüceltilmektedir. Aşağıdaki birkaç örnek, bunu görmek için yeterlidir: (Süleyman) Rabbim, beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz sen, karşılıksız armağan edensin. (Sad Suresi, 35) Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz, bağışı en çok olan Sensin Sen." (Al-i İmran Suresi, 8) Musa yalvarıp) Dedi ki: "Rabbim, beni ve kardeşimi bağışla, bizi rahmetine kat. Sen merhamet edenlerin en merhametli olanısın." (Araf Suresi, 151) Orada Zekeriya Rabbine dua etti: Rabbim bana katından tertemiz bir soy armağan et. Doğrusu Sen duaları işitensin dedi." (Al-i İmran Suresi, 38)


ALLAHIN VARLIĞINI HİSSEDEREK DUA


Duanın en önemli unsurlarından biri Allaha olan kesin imandır. İnsan çaresiz kaldığı durumlarda Allahın varlığını ve kendisine sadece O un yardım edeceğini hiç şüphesiz bilir. Ancak insanın rahat zamanlarında da Allahın varlığını ve gücünün büyüklüğünü hissederek dua etmesi gerekmektedir. Aslında insan sadece dua sırasında değil, günlük yaşantısının her anında bu bilinçte olmalıdır. Her an, Allahın varlığını ve yakınlığını hissederek dua etmelidir. Çünkü ancak Allahın varlığının farkında olan insan duanın anlamını ve önemini kavrar. Duanın özelliği, Allah ile kulu arasında özel ve sıcak bir bağlantı kurmasıdır. İnsan tüm sıkıntılarını ve isteklerini Allaha açar, O a yakarır ve Allah kulunun isteğine icabet eder, duasını karşılıksız bırakmaz. Daha önce de belirttiğimiz gibi Kuranda dua hiçbir şekli kalıba sokulmaz. "Allahı ayaktayken, otururken ve yan yatarken zikredin" ,Nisa Suresi, 103, ayeti, insanın her durumda ve her şartta Allahı anıp O a dua edebileceğini gösterir. Önemli olan şekil değil, dua eden kişinin samimiyet ve teslimiyetidir. Bunun aksi bir anlayış ise, duayı gerçek anlamından çıkarır ve bir tür büyü ya da tılsım gibi görülmesine yol açar. Birtakım cahil insanların kendi kendilerine ürettikleri ağaçlara bez bağlama, suya üfleme gibi batıl inançlar bunun bir göstergesidir. Dikkat edilirse bu tür uygulamaların temel özelliği, bunları uygulayan kişilerin Kuranın mantığından uzak oluşlarıdır.


Doğrudan Allaha yönelip isteklerini O dan istemektense, birtakım batıl tören ya da semboller icad etmekte, duayı da bunlar aracılığıyla yapmaktadırlar. Kime dua ettiklerinin, kime yakardıklarının ise pek farkında değildirler. Dua için kullandıkları cisimlerde bir tür "keramet" olduğu zannındadırlar, ama sorulsa bunun ne demek olduğunu tarif edemezler. Türbe ziyaretlerini amacından saptırarak bu türbelerde yatan insanlara dua edenler, onlardan medet umanlar da aynı batıl ve sapık inanca sahiptirler. Mümin ise "Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O a yönel" (Müzemmil Suresi, 8) emrine uyar, tüm bu batıl inanışlardan uzak olarak sadece ve sadece Allaha döner, O un huzurunda boyun eğer ve Rabbimize yalvarır.